Çarşamba, Aralık 31, 2003
Blog dünyasının ABD'de 2004 seçimleri üstüne etkisi
Aslında yukarıdaki başlık, "Blog dünyası ABD'de 2004 seçimlerini etkileyecek mi?" idi, ancak başlıkların çoğunun birer soru cümlesi olduğunu farkettim ve bundan biraz rahatsız oldum. USA Today'deki yazıya göre bloglar, Amerika'da gazetecilik ve iç politika üstünde etki yapmaya başlamış. Demokrat aday adayı Howard Dean'in başarısında, bu "konvansiyonel olmayan" medya kanalını başarıyla kullanmasının büyük payı var, deniyor. Evet blogları takip edenlerin sayısı çok az. Blog siteleri, gazete ve televizyondan çok daha az kişiye ulaşıyor. Ama önemli olan, bu siteleri izleyenlerin etkili kişiler olması.
Konuyla ilgisi yok, ama buraya 13 dil bilen birinin dil üzerine blogunu ekliyorum.
Konuyla ilgisi yok, ama buraya 13 dil bilen birinin dil üzerine blogunu ekliyorum.
Tartışma mı, yoksa iddialaşma mı?
Winterspeak'te okuduğum bir yazı beni düşündürüyor.
Adına ister Medeniyetler Çatışması deyin, ister teröre karşı savaş deyin, ister Amerika'nın imparatorluk kurma çabası deyin, bir çatışmanın içindeyiz. Tarafların çok da belli olmadığı bir çatışma bu: Amerika içinde "gözü dönmüş" neoconlar ile "akl-ı selim sahibi" birileri mi, ABD ile AB mi, Batı dünyası ile İslam dünyası mı çatışıyor, belli değil. Bu geniş çerçeve içinde tanımlanınca, çatışma aslında bütün dünya üzerinde sürüyor; ancak bir de, sıcak temas noktaları var, en başta Irak. Amerikalılar, Irak'ta bir direnişle karşılaştılar ve bu direnişi bastırmaya çalışıyorlar.
Boyutlarını, taraflarını kavramanın bu denli zor olduğu çatışmayı anlamak için iki model düşünelim. Birinci modelde taraflar arasında bir tartışma var. İki tarafın farklı argümanları var ve karşılarındakini iknaya çalışıyorlar. Münazara da denebilir buna. İngilizce debatein karşılığı olarak kullanıyorum tartışma kelimesini. Tartışmada asıl amaç karşı tarafı ikna etmektir, ancak tartışan taraflardan birinin karşısındakine "tamam, sen haklısın" dediği hiç görülmemiştir. Bu durumda, karşı tarafı pes ettirmek veya söz söyleyemez hale düşürmek olur tartışmanın amacı. Bu, yani tartışmadan kimin galip çıktığı ise her zaman tartışmaya açık bir konudur. Bu modelin pek işlevsel olmadığı görülüyor.
Diğer model ise bahse girme. Bir bahiste sonuç bellidir, kazanan ve kaybeden de bellidir. Winterspeak'te verilen örnek, Soğuk Savaş'ta ABD ile SSCB arasında yaşanan çekişme. Reagan Amerikan sisteminin üstün olduğuna inanıyordu, bu yüzden silah yarışına başladı. Sovyet sistemi, Amerikan sisteminden kötü olduğu için bu silahlanma yarışı, Sovyet ekonomisini çökertti. Sonuç aşikardı; tartışılacak bir tarafı yoktu.
Winterspeak'te şöyle deniyor:
"I don't know what the central bet is between Islamic fanatics and the free world, but thinking about that clearly is probably a better way to understand what's going on and avoiding futile arguments."
"İslamcı fanatiklerle özgür dünya arasındaki asıl bahsin ne olduğunu bilmiyorum, ancak bunun üzerinde düşünmek, muhtemelen ne olup bittiğini anlama ve faydasız tartışmalardan kurtulmanın daha iyi bir yoludur." [benim çevirim]
Bence bu bahis modeli, öncelikle Irak'taki duruma gayet iyi uyuyor. Direnişçilerin iddiası, Amerika'nın artan asker kayıpları karşısında kendi içinden gelen toplumsal tepkiye direnemeyeceği. Bu durumda direnişçilerin kazanma stratejileri de belli: Amerikalılara olabildiğince fazla kayıp verdirmek. "Body count"u artırmak. Eğer temel parametre bu ise Amerikalılar da kayıplarını asgariye indirmeyi birinci amaç yapmalılar. Belki de Orta Irak'tan çekilmeliler. Amerikalıların iddiası ise Saddam'ın yakalanmasından sonra direnişçiler içinde bir çözülme olacağı, uyguladıkları baskı taktiklerinin halkı bezdirerek direnişçilerden soğutacağı.
Bu şekilde formüle edilince bana durum Amerikalılar açısından ümitsiz gibi görünüyor. Çünkü direnişçiler Amerikalıların Irak'ı terketmesini istiyorlar. Aslında Amerikalılar da bunu istiyorlar ve er ya da geç Irak'ı terkedecekler. Amerikalılar gittiğinde ise herşey yeni baştan başlayacak.
Adına ister Medeniyetler Çatışması deyin, ister teröre karşı savaş deyin, ister Amerika'nın imparatorluk kurma çabası deyin, bir çatışmanın içindeyiz. Tarafların çok da belli olmadığı bir çatışma bu: Amerika içinde "gözü dönmüş" neoconlar ile "akl-ı selim sahibi" birileri mi, ABD ile AB mi, Batı dünyası ile İslam dünyası mı çatışıyor, belli değil. Bu geniş çerçeve içinde tanımlanınca, çatışma aslında bütün dünya üzerinde sürüyor; ancak bir de, sıcak temas noktaları var, en başta Irak. Amerikalılar, Irak'ta bir direnişle karşılaştılar ve bu direnişi bastırmaya çalışıyorlar.
Boyutlarını, taraflarını kavramanın bu denli zor olduğu çatışmayı anlamak için iki model düşünelim. Birinci modelde taraflar arasında bir tartışma var. İki tarafın farklı argümanları var ve karşılarındakini iknaya çalışıyorlar. Münazara da denebilir buna. İngilizce debatein karşılığı olarak kullanıyorum tartışma kelimesini. Tartışmada asıl amaç karşı tarafı ikna etmektir, ancak tartışan taraflardan birinin karşısındakine "tamam, sen haklısın" dediği hiç görülmemiştir. Bu durumda, karşı tarafı pes ettirmek veya söz söyleyemez hale düşürmek olur tartışmanın amacı. Bu, yani tartışmadan kimin galip çıktığı ise her zaman tartışmaya açık bir konudur. Bu modelin pek işlevsel olmadığı görülüyor.
Diğer model ise bahse girme. Bir bahiste sonuç bellidir, kazanan ve kaybeden de bellidir. Winterspeak'te verilen örnek, Soğuk Savaş'ta ABD ile SSCB arasında yaşanan çekişme. Reagan Amerikan sisteminin üstün olduğuna inanıyordu, bu yüzden silah yarışına başladı. Sovyet sistemi, Amerikan sisteminden kötü olduğu için bu silahlanma yarışı, Sovyet ekonomisini çökertti. Sonuç aşikardı; tartışılacak bir tarafı yoktu.
Winterspeak'te şöyle deniyor:
"I don't know what the central bet is between Islamic fanatics and the free world, but thinking about that clearly is probably a better way to understand what's going on and avoiding futile arguments."
"İslamcı fanatiklerle özgür dünya arasındaki asıl bahsin ne olduğunu bilmiyorum, ancak bunun üzerinde düşünmek, muhtemelen ne olup bittiğini anlama ve faydasız tartışmalardan kurtulmanın daha iyi bir yoludur." [benim çevirim]
Bence bu bahis modeli, öncelikle Irak'taki duruma gayet iyi uyuyor. Direnişçilerin iddiası, Amerika'nın artan asker kayıpları karşısında kendi içinden gelen toplumsal tepkiye direnemeyeceği. Bu durumda direnişçilerin kazanma stratejileri de belli: Amerikalılara olabildiğince fazla kayıp verdirmek. "Body count"u artırmak. Eğer temel parametre bu ise Amerikalılar da kayıplarını asgariye indirmeyi birinci amaç yapmalılar. Belki de Orta Irak'tan çekilmeliler. Amerikalıların iddiası ise Saddam'ın yakalanmasından sonra direnişçiler içinde bir çözülme olacağı, uyguladıkları baskı taktiklerinin halkı bezdirerek direnişçilerden soğutacağı.
Bu şekilde formüle edilince bana durum Amerikalılar açısından ümitsiz gibi görünüyor. Çünkü direnişçiler Amerikalıların Irak'ı terketmesini istiyorlar. Aslında Amerikalılar da bunu istiyorlar ve er ya da geç Irak'ı terkedecekler. Amerikalılar gittiğinde ise herşey yeni baştan başlayacak.
Salı, Aralık 30, 2003
Türk blogları, sonunda!
Amerika'da yaşayan Uğur Akıncı'nın İngilizce blogu: http://tork.blogspot.com/. Okunacak epey materyal var burada, hem oldukça eski (2002 ne kadar eskiyse artık.)
Bir de Turkishpress var, Amerika'da çıkıyor, Türk basınından İngilizce özetler sunuyor, haberler geçiyor.
Bloglar dünyasında bir sürü "pundit" ismini taşıyan site var. "Pundit" Hint coğrafyasında, herşeyi bilen kişi, üstad, makam-ı merci anlamlarına geliyor. İşte İnternet dünyasında pek çok üstad var. Glenn Reynolds adlı bir profesör, anında uzman kesilme olgusunu (ki Türkler arasında sık rastlanır) kendine isim yapmış, instapundit olmuş. Ayrıca shiapundit, muslimpundit, africapundit, calpundit (yani california), futurepundit gibi pek çok türedi uzman var ortada. Bu durumda bir Türk için turcopundit güzel bir isim olacaktır. Heyhat! Bu ismi, ASAM uzmanı Şanlı Bahadır Koç, çoktan kapmış bile. Gerçi Türkçe yazıyor, ama yine de o bir turcopundit! Linki açık açık verelim de görünsün: http://ajp1914.blogspot.com/
Bir de Turkishpress var, Amerika'da çıkıyor, Türk basınından İngilizce özetler sunuyor, haberler geçiyor.
Bloglar dünyasında bir sürü "pundit" ismini taşıyan site var. "Pundit" Hint coğrafyasında, herşeyi bilen kişi, üstad, makam-ı merci anlamlarına geliyor. İşte İnternet dünyasında pek çok üstad var. Glenn Reynolds adlı bir profesör, anında uzman kesilme olgusunu (ki Türkler arasında sık rastlanır) kendine isim yapmış, instapundit olmuş. Ayrıca shiapundit, muslimpundit, africapundit, calpundit (yani california), futurepundit gibi pek çok türedi uzman var ortada. Bu durumda bir Türk için turcopundit güzel bir isim olacaktır. Heyhat! Bu ismi, ASAM uzmanı Şanlı Bahadır Koç, çoktan kapmış bile. Gerçi Türkçe yazıyor, ama yine de o bir turcopundit! Linki açık açık verelim de görünsün: http://ajp1914.blogspot.com/
Amerikan iç politikası mı önemli, "Teröre karşı savaş" mı?
Amerikalıları takip ettikçe, sanki Amerikan iç politikası daha önemliymiş, her şey 2004 seçimlerine endeksliymiş gibi bir hisse kapılıyorum. Şimdi nerede okuduğumu hatırlamıyorum, Irak'taki bir askerin yazdıkları olabilir, veya ondan alıntı yapan biri olabilir, Irak'a giden Amerikalı sivil yöneticiler, fanatik Cumhuriyetçi, kariyerlerini düşünen insanlarmış. Taa Irak'ta bile sürekli Demokratlara atıp tutuyorlarmış. Çoğunun amacı, kendilerini Irak'ta gösterip II. GW Bush yönetiminde iyi bir post kapmakmış. (Buraya biraz link koymalı)
Instapundit'te Profesör Glenn Reynolds'un Sırbistan seçimleriyle ilgili değerlendirmesini okuyorum. Sırbistan'da aşırı milliyetçi partinin %28 oy almasını, Miloşeviç'in popülaritesinin artmasını ele alırken bakın ne diyor:
"Obviously, the Clinton Administration failed to plan sufficiently for the postwar environment."
[Şüphesiz, Clinton yönetimi savaş sonrası ortamı yeterince planlamayı başaramadı.]
El-insaf be hocam! Clinton görevden ayrılalı nerdeyse 3 yıl oluyor! Sizin oğul Bush, üç ay sonrasını planlayamamış iken, müsaade et de Clinton'un uzak görüşlülüğünün son kullanma tarihi 3 yılda dolsun...
Bundan sonraki şu satırlar ise sadece ilginç değil, aynı zamanda ürkütücü de:
"The real question here -- and it's a serious one -- is whether you can turn a dictatorship into a democracy without jailing, exiling, or executing the top few thousand members of the dictatorship's apparat."
[Burada asıl soru, ki bu ciddi bir sorudur, bir diktatörlüğü, diktatörlük mekanizmasının en üstteki birkaç bin üyesini hapse atmadan, sınırdışı etmeden veya idam etmeden, demokrasiye dönüştürebilir misiniz, dönüştüremez misiniz?]
Sırbistan üzerinden Irak'a, hatta daha sonraki adımlara gönderme yapıyor Reynolds. Ne var ki elimizden, dönüşümün kanlı ve tatsız olmaması için dua etmekten başka bir şey gelmiyor.
Instapundit'te Profesör Glenn Reynolds'un Sırbistan seçimleriyle ilgili değerlendirmesini okuyorum. Sırbistan'da aşırı milliyetçi partinin %28 oy almasını, Miloşeviç'in popülaritesinin artmasını ele alırken bakın ne diyor:
"Obviously, the Clinton Administration failed to plan sufficiently for the postwar environment."
[Şüphesiz, Clinton yönetimi savaş sonrası ortamı yeterince planlamayı başaramadı.]
El-insaf be hocam! Clinton görevden ayrılalı nerdeyse 3 yıl oluyor! Sizin oğul Bush, üç ay sonrasını planlayamamış iken, müsaade et de Clinton'un uzak görüşlülüğünün son kullanma tarihi 3 yılda dolsun...
Bundan sonraki şu satırlar ise sadece ilginç değil, aynı zamanda ürkütücü de:
"The real question here -- and it's a serious one -- is whether you can turn a dictatorship into a democracy without jailing, exiling, or executing the top few thousand members of the dictatorship's apparat."
[Burada asıl soru, ki bu ciddi bir sorudur, bir diktatörlüğü, diktatörlük mekanizmasının en üstteki birkaç bin üyesini hapse atmadan, sınırdışı etmeden veya idam etmeden, demokrasiye dönüştürebilir misiniz, dönüştüremez misiniz?]
Sırbistan üzerinden Irak'a, hatta daha sonraki adımlara gönderme yapıyor Reynolds. Ne var ki elimizden, dönüşümün kanlı ve tatsız olmaması için dua etmekten başka bir şey gelmiyor.
Pazartesi, Aralık 29, 2003
Orta Asya, Irak, Kafkaslar... Neden hiçbir konuda Türkiye'nin sözü edilmiyor?
İşte, sloganı "Siz izlemek zorunda kalmayın diye Orta Asya ve Kafkasları izliyoruz" olan bir blog: Argus. Sitenin sol tarafında, medya linkleri, sağında ise çeşitli bloglara linkler yer alıyor. İçlerinde bir tane bile Türkiye'den veya Türkiyeli bir link yok.
Daha önce de söz etmiştim; pek çok sitede (blog tarzında olsun, medya tarzında olsun, haber ve yorum sunan sitelerde) dünyadaki çeşitli medya kuruluşlarına, çeşitli web sitelerine linkler veriliyor. Ancak bu linklerde Türkiye'den veya Türklerden pek bir şey bulunmuyor. İlginçtir, İran'da veya Amerika'daki İranlıların hazırladığı, çok sayıda İngilizce site var. Bir örnek daha vereyim. 1994'te, çok ilginç bir İranlıyla tanışmıştım. Hilayesi uzun, belki daha sonra tafsil ederim. Bu İranlı, evinde sürekli BBC World Service radyosunu dinleye dinleye, fasih bir İngilizce edinmiş kendine. Aradan iki yıl geçtikten sonra İran'dan ta Belçika'ya kadar bisikletle bir yolculuğa çıktı. Amacı, Avrupa'ya iltica etmekti. Bu arada Türkiye'den geçerken bana da uğradı. Türkiye'de pek çok şey onu şaşırtmıştı. Bunlardan biri de, sadece bir adet İngilizce yayın yapan gazetenin olmasıydı. Bana, "İran'da bile en az bir adet İngilizce gazete var, Tehran Times. Türkiye dışa daha açık bir ülke olduğuna göre ben Türkiye'de en az üç-beş adet İngilizce gazete çıkmasını beklerdim" dedi.
İranlılar arasında İngilizce bilenlerin oranı Türklerden daha yüksek olduğu için mi? Hayır, sanmıyorum. Aradaki farkı açıklamak kolay değil. Kültürel bir fark olabilir. Yurtdışındaki Türklerin çoğu Avrupa'ya işçi olarak gidenler ve onların aileleri. Eğitim seviyeleri pek yüksek değil. Oysa yurtdışında, özellikle Amerika'da, çok sayıda iyi eğitimli İranlı var. Bir de iki ülkenin içinde bulunduğu siyasi durumun farklı olmasının da bir etkisi olabilir. Türkiye, aslında dışa çok açık olmakla birlikte, bir yandan da içine çok kapanık bir ülke. İran'da ise ülkenin dışa kapalı olması, İranlıları (tabii hepsini değil, ufak bir kısmını, ama buradaki tartışma için bu yeterli) paradoksal bir biçimde dışa açılmaya, dünyaya kendilerini ifade etmeye zorluyor olabilir.
şimdi Irak'tan ghelen bir kaç sesten söz etmek istiyorum. Daha önce, Bağdat'tan yazan Salam Pax ve blog sitesinden söz etmiştim. Salam Pax kod adlı şahıs Irak Savaşı'nın hemen arefesinde, Ürdünlü arkadaşı Raed'e hitaben "Where is Raed?" başlıklı bir blog yazmaya başlamıştı. O dönemde dünya medyasında çok ilgi çekti bu blog; öyle ki, savaştan sonra Salam Pax, İngiltere'ye gitti, gazetecilerle görüştü, BBC'ye mülakat verdi, hatta bir kitap bile yazdı. Şimdilerde Salam Pax, arkadaşı Raed'le birlikte, Dear Raed adı altında blog çalışmalarını sürdürüyor. Burayı okuduğunuzda, gazete ve televizyonlara yansıyandan çok farklı bir Irak manzarasıyla karşılaşıyorsunuz. Durum sandığımızdan da vahim gibi görünüyor.
Salam Pax, ortalama bir Iraklı değil elbette. Bir kere İngilizce biliyor, İnternet kullanıyor. Ortalama bir Iraklıdan daha az dindar olduğu, Batı hayat tarzına daha yakın olduğu da anlaşılıyor. Ama, yine de o Bağdat'ta yaşayan biri olarak çevresinde olup bitenleri aktarıyor ve benim gözümde, CNN, New York Times ve Hürriyet'ten her halde daha güvenilir bir kaynak.
İşin ilginci, Salam Pax'lar ailecek bir blog sitesi başlatmışlar. Salam, kardeşleri Majed (Mecit) ve Khaled (Halit), ve en önemlisi, anneleri Faiza, Bağdat'ta bir aile olarak yaşadıklarını, hissettiklerini bizlere sunuyorlar. Özellikle Faiza annenin yazdıkları çok, ama çok ilginç. O Arapça yazıyor, oğulları İngilizceye çeviriyor.
Tam da tahmin ettiğim gibi: Faiza, Saddam'dan nefret eden biri, pek çok Iraklı gibi. Ancak Saddam'ın bir delikte, kapana kısılmış fare gibi yakalanması, saçında bit aranması gibi görüntülerden de hiç memnun olmamış. Çünkü yakalanan Saddam belki ama tahkir edilen, küçük düşürülen, Iraklıların ve tüm Arapların onuru. İşgalci Amerikan güçleri hakkında hiç de iyi hisler beslemediği söylenebilir.
Daha önce de söz etmiştim; pek çok sitede (blog tarzında olsun, medya tarzında olsun, haber ve yorum sunan sitelerde) dünyadaki çeşitli medya kuruluşlarına, çeşitli web sitelerine linkler veriliyor. Ancak bu linklerde Türkiye'den veya Türklerden pek bir şey bulunmuyor. İlginçtir, İran'da veya Amerika'daki İranlıların hazırladığı, çok sayıda İngilizce site var. Bir örnek daha vereyim. 1994'te, çok ilginç bir İranlıyla tanışmıştım. Hilayesi uzun, belki daha sonra tafsil ederim. Bu İranlı, evinde sürekli BBC World Service radyosunu dinleye dinleye, fasih bir İngilizce edinmiş kendine. Aradan iki yıl geçtikten sonra İran'dan ta Belçika'ya kadar bisikletle bir yolculuğa çıktı. Amacı, Avrupa'ya iltica etmekti. Bu arada Türkiye'den geçerken bana da uğradı. Türkiye'de pek çok şey onu şaşırtmıştı. Bunlardan biri de, sadece bir adet İngilizce yayın yapan gazetenin olmasıydı. Bana, "İran'da bile en az bir adet İngilizce gazete var, Tehran Times. Türkiye dışa daha açık bir ülke olduğuna göre ben Türkiye'de en az üç-beş adet İngilizce gazete çıkmasını beklerdim" dedi.
İranlılar arasında İngilizce bilenlerin oranı Türklerden daha yüksek olduğu için mi? Hayır, sanmıyorum. Aradaki farkı açıklamak kolay değil. Kültürel bir fark olabilir. Yurtdışındaki Türklerin çoğu Avrupa'ya işçi olarak gidenler ve onların aileleri. Eğitim seviyeleri pek yüksek değil. Oysa yurtdışında, özellikle Amerika'da, çok sayıda iyi eğitimli İranlı var. Bir de iki ülkenin içinde bulunduğu siyasi durumun farklı olmasının da bir etkisi olabilir. Türkiye, aslında dışa çok açık olmakla birlikte, bir yandan da içine çok kapanık bir ülke. İran'da ise ülkenin dışa kapalı olması, İranlıları (tabii hepsini değil, ufak bir kısmını, ama buradaki tartışma için bu yeterli) paradoksal bir biçimde dışa açılmaya, dünyaya kendilerini ifade etmeye zorluyor olabilir.
şimdi Irak'tan ghelen bir kaç sesten söz etmek istiyorum. Daha önce, Bağdat'tan yazan Salam Pax ve blog sitesinden söz etmiştim. Salam Pax kod adlı şahıs Irak Savaşı'nın hemen arefesinde, Ürdünlü arkadaşı Raed'e hitaben "Where is Raed?" başlıklı bir blog yazmaya başlamıştı. O dönemde dünya medyasında çok ilgi çekti bu blog; öyle ki, savaştan sonra Salam Pax, İngiltere'ye gitti, gazetecilerle görüştü, BBC'ye mülakat verdi, hatta bir kitap bile yazdı. Şimdilerde Salam Pax, arkadaşı Raed'le birlikte, Dear Raed adı altında blog çalışmalarını sürdürüyor. Burayı okuduğunuzda, gazete ve televizyonlara yansıyandan çok farklı bir Irak manzarasıyla karşılaşıyorsunuz. Durum sandığımızdan da vahim gibi görünüyor.
Salam Pax, ortalama bir Iraklı değil elbette. Bir kere İngilizce biliyor, İnternet kullanıyor. Ortalama bir Iraklıdan daha az dindar olduğu, Batı hayat tarzına daha yakın olduğu da anlaşılıyor. Ama, yine de o Bağdat'ta yaşayan biri olarak çevresinde olup bitenleri aktarıyor ve benim gözümde, CNN, New York Times ve Hürriyet'ten her halde daha güvenilir bir kaynak.
İşin ilginci, Salam Pax'lar ailecek bir blog sitesi başlatmışlar. Salam, kardeşleri Majed (Mecit) ve Khaled (Halit), ve en önemlisi, anneleri Faiza, Bağdat'ta bir aile olarak yaşadıklarını, hissettiklerini bizlere sunuyorlar. Özellikle Faiza annenin yazdıkları çok, ama çok ilginç. O Arapça yazıyor, oğulları İngilizceye çeviriyor.
Tam da tahmin ettiğim gibi: Faiza, Saddam'dan nefret eden biri, pek çok Iraklı gibi. Ancak Saddam'ın bir delikte, kapana kısılmış fare gibi yakalanması, saçında bit aranması gibi görüntülerden de hiç memnun olmamış. Çünkü yakalanan Saddam belki ama tahkir edilen, küçük düşürülen, Iraklıların ve tüm Arapların onuru. İşgalci Amerikan güçleri hakkında hiç de iyi hisler beslemediği söylenebilir.
Perşembe, Aralık 18, 2003
Basın açıklaması veya kurul kararı fetvanın yerini tutabilir mi?
Zaman'ın haberi
Avustralya'dan ABC kanalının haberi
Bu da Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun sinagog saldırıları ertesinde yaptığı basın açıklaması. Din İşleri Yüksek Kurulu'nun kararları sayfasında daha çok son yıllarda Türk kamuoyunu meşgul eden bazı popüler konularla ilgili "kararlar" var, ama terör konusunda bir şey yok.
Ne var ki, "basın açıklaması" basına hitap eder, Din İşleri Yüksek Kurulu'nun "karar"ları ise, daha çok polemiklere karşı cevap ve savunma niteliğinde metinler. İkisi de, modern anlamda bir kamuoyuna sesleniyorlar, ikisi de bürokrasi ürünleri. Oysa "fetva" bir Müslümana dolaysız bir şekilde hitap eder, ona neyin doğru neyin yanlış olduğunu (Allahu a'lem) söyler.
Galiba bu yüzden, Endonezya'dan gelen "fetva", dünya medyasında haber olurken, Diyanet'in basın açıklaması ve kararlarına pek bakılmıyor.
Avustralya'dan ABC kanalının haberi
Bu da Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun sinagog saldırıları ertesinde yaptığı basın açıklaması. Din İşleri Yüksek Kurulu'nun kararları sayfasında daha çok son yıllarda Türk kamuoyunu meşgul eden bazı popüler konularla ilgili "kararlar" var, ama terör konusunda bir şey yok.
Ne var ki, "basın açıklaması" basına hitap eder, Din İşleri Yüksek Kurulu'nun "karar"ları ise, daha çok polemiklere karşı cevap ve savunma niteliğinde metinler. İkisi de, modern anlamda bir kamuoyuna sesleniyorlar, ikisi de bürokrasi ürünleri. Oysa "fetva" bir Müslümana dolaysız bir şekilde hitap eder, ona neyin doğru neyin yanlış olduğunu (Allahu a'lem) söyler.
Galiba bu yüzden, Endonezya'dan gelen "fetva", dünya medyasında haber olurken, Diyanet'in basın açıklaması ve kararlarına pek bakılmıyor.
Amerikalılar Araplara seslenmek için kanal kuruyor
NewYork Times'ın haberine göre Amerikalılar, Araplara kendi bakış açılarını yansıtabilmek için Arapça yayın yapacak bir haber ve eğlence kanalı kuruyorlarmış. Kanalın adı da "El Hürre" olacakmış, yani "Özgür TV"
Bu da New York Times'taki bu haberin Radikal'deki çevirisi
Bu da New York Times'taki bu haberin Radikal'deki çevirisi
Afganistan'ın güneyi: gündüz Amerikalılar, gece Taliban
Pakistan'daki Dawn gazetesinden:
"Taliban, 22 dakikalık bir video yayınlayarak halkı Amerikan işgaline karşı direnmeye çağırdı. Taliban daha önce de bir Türk mühendisini nasıl kaçırdığını gösteren bir video yayınlamıştı. Taliban'ın bu son videosunda, Amerikan askerleriyle girdikleri çatışma görüntüleri de var.
Afganistan'ın Pakistan sınırındaki Paktia bölgesinde, gündüzlerin Amerikan, gecelerin ise Taliban egemenliği altında olduğu belirtiliyor. İnsanlar gündüz müzik kasetleri çalarken, hava kararınca dini kasetler dinlemeye başlıyorlar.
"Taliban, 22 dakikalık bir video yayınlayarak halkı Amerikan işgaline karşı direnmeye çağırdı. Taliban daha önce de bir Türk mühendisini nasıl kaçırdığını gösteren bir video yayınlamıştı. Taliban'ın bu son videosunda, Amerikan askerleriyle girdikleri çatışma görüntüleri de var.
Afganistan'ın Pakistan sınırındaki Paktia bölgesinde, gündüzlerin Amerikan, gecelerin ise Taliban egemenliği altında olduğu belirtiliyor. İnsanlar gündüz müzik kasetleri çalarken, hava kararınca dini kasetler dinlemeye başlıyorlar.
Irak-gate skandalıyla ilgili belgeler
Digital National Security Archive sitesinde, Amerikan yönetimlerinin 1980-94 döneminde Saddam'a göz yumduğu, hatta destek olduğunu ortaya koyan ve Irak-gate olarak anılan skandalda, Amerikan Bilgilendirme Özgürlüğü Yasası (Freedom of Information Act) çerçevesinde ortaya çıkarılan belgeler hakkında bir bölüm var.
Bu çalışmanın içinden bazı alıntılar:
"Throughout the Iran-Iraq war, the Reagan administration chose to give priority to maintaining U.S.-Iraq relations over concerns about Iraqs use of chemical warfare. Although Washington regarded the issue as an impediment to expanding the relationship, the U.S. evidently viewed chemical weapons use as, to some extent, a public relations problem for Iraq. The U.S. monitored Iraqs use of chemical weapons closely. A State Department document from November 1983, for example, refers to Iraqs "almost daily use of CW" and suggests approaching Baghdad in response.3 Another recommends that the approach occur as soon as possible to avoid "unpleasantly surprising" the Iraqis with "public positions we may have to take on this issue."4 (In March 1984, the U.S. publicly condemned Iraqs chemical weapons use.) These documents also indicate that the U.S. was aware that Iraq, relying primarily on western technology, had acquired a chemical weapons production facility."
"Richard Schifter of the Bureau of Human Rights and Humanitarian Affairs, however, vehemently opposed increasing Iraqs credit facility only four months after its use of chemical weapons against the Kurds. He described the government of Saddam Hussein as " on e of the most brutal and repressive in the world" adding that "its actions in 1988 outdid its previous performance. They probably constitute the most serious violations of the 1980s." Measure taken against Kurds "were ordered from the very top, in a cold calculated manner .If the general American public were aware of Iraqs human rights violations, as it is aware of human rights violations in countries covered more fully by the media, there would indeed be a great public outcry against U.S. assistance to that country. Even though the facts about Iraqs deplorable human rights record are not generally known, they are known top us and should be taken into full account." "
"[Richard] Murphy [of the Bureau of Near Eastern and South Asian Affairs] disagreed, suggesting that this characterization of Iraqi conduct was based on biased sources, and pointed out that Iraqs attacks had been against Kurds who had allied themselves with Iraqs enemy, Iran." "
Amerika'da bu konuda çeşitli kongre araştırmaları ve soruşturmaları yapılmış, ancak ABD'nin Irak'a kimyasal silah verdiği kanıtlanamamış. Yine de, bu rapor, ABD'nin Irak'ın kimyasal silah kullandığını bildiği halde, İran'a karşı politikası gereği bunu "görmezden" geldiği sonucuna varıyor.
Bu çalışmanın içinden bazı alıntılar:
"Throughout the Iran-Iraq war, the Reagan administration chose to give priority to maintaining U.S.-Iraq relations over concerns about Iraqs use of chemical warfare. Although Washington regarded the issue as an impediment to expanding the relationship, the U.S. evidently viewed chemical weapons use as, to some extent, a public relations problem for Iraq. The U.S. monitored Iraqs use of chemical weapons closely. A State Department document from November 1983, for example, refers to Iraqs "almost daily use of CW" and suggests approaching Baghdad in response.3 Another recommends that the approach occur as soon as possible to avoid "unpleasantly surprising" the Iraqis with "public positions we may have to take on this issue."4 (In March 1984, the U.S. publicly condemned Iraqs chemical weapons use.) These documents also indicate that the U.S. was aware that Iraq, relying primarily on western technology, had acquired a chemical weapons production facility."
"Richard Schifter of the Bureau of Human Rights and Humanitarian Affairs, however, vehemently opposed increasing Iraqs credit facility only four months after its use of chemical weapons against the Kurds. He described the government of Saddam Hussein as " on e of the most brutal and repressive in the world" adding that "its actions in 1988 outdid its previous performance. They probably constitute the most serious violations of the 1980s." Measure taken against Kurds "were ordered from the very top, in a cold calculated manner .If the general American public were aware of Iraqs human rights violations, as it is aware of human rights violations in countries covered more fully by the media, there would indeed be a great public outcry against U.S. assistance to that country. Even though the facts about Iraqs deplorable human rights record are not generally known, they are known top us and should be taken into full account." "
"[Richard] Murphy [of the Bureau of Near Eastern and South Asian Affairs] disagreed, suggesting that this characterization of Iraqi conduct was based on biased sources, and pointed out that Iraqs attacks had been against Kurds who had allied themselves with Iraqs enemy, Iran." "
Amerika'da bu konuda çeşitli kongre araştırmaları ve soruşturmaları yapılmış, ancak ABD'nin Irak'a kimyasal silah verdiği kanıtlanamamış. Yine de, bu rapor, ABD'nin Irak'ın kimyasal silah kullandığını bildiği halde, İran'a karşı politikası gereği bunu "görmezden" geldiği sonucuna varıyor.
Toronto Star
Toronto Star'dan iki haber:
Suudi Arabistan oyuncak bebek ve ayı ithalini yasaklamış. Ülkedeki oyuncakçılardan üç ay içinde bu oyuncakları stoklarından çıkarmaları istenmiş. Ayrıca haç ve Buda heykellerinin ülkeye girişi de yasaklanmış. AP kaynaklı bu haberin sonunda Suudi Arabistan'ın 11 Eylül'den sonra ABD tarafından ağır bir dille eleştirildiği ve baskılara boyun eğerek bazı reformlara gitme sözü verdiği belirtiliyor, bu yasaklamanın ise bu durumla çeliştiği ima ediliyor. Aynı haberin Guardian versiyonu.
Diğer haber ise oldukça ilginç. Yine AP kaynaklı, ama yazarı Selcan Hacaoğlu adlı bir Türk olan bu haberde, Türk istihbarat yetkililerinin ağzından, İstanbul'daki bombalı saldırılardan sorumlu olduğu iddia edilen üç kişinin, Kasım 2002'de Üsame Bin Ladin'le Afganistan'da görüştükleri, Ladin'in Türkiye'de bir eyleme, "Türk vatandaşlarının öldürülmemesi, sadece Amerika ve müttefiklerinin hedeflerine saldırılması" şartıyla izin verdiği yazılmış. Eylemciler İncirlik Üssü'ne saldıracaklarmış, ancak yoğun güvenlik nedeniyle daha "kolay" bir sivil hedef seçmişler. Bu da El Kaide liderliğini rahatsız etmiş. Haberin sonunda, Hürriyet'in sözkonusu zanlılardan birinin kardeşiyle yaptığı ropörtaja atıf var.
Bu haberler ajans kaynaklı ve her gazetede çıkabilir, ancak Toronto Star'da özellikle ilgimi çeken, Ortadoğu muhabirleri Mitch Potter. Daha doğrusu, Saddam'ın yakalanmasından bir gün önce, 13 Aralık'ta yazdığı, "Irak'ın Sünni bölgelerinde direnişçilerin yeni bir hedefleri var" başlıklı yazısı. Bu yazıda Potter, Felluce ve Ramadi bölgesindeki bazı direnişçilerle görüşmüş. Bu direnişçiler, Saddam'a da karşılar, Amerika'ya da. Amerikalılar, Irak'taki direnişin Saddam'ı destekleyen Baasçılar ve Irak dışından gelen cihatçılar tarafından yapıldığını iddia ediyorlardı. Potter'a göre Amerikalılar, bu söylemlerini biraz abarttıklarını kabul ediyorlar. Iraklı direnişçiler ise, yükselen Şii gücünü asıl tehlike olarak görüyorlarmış. Felluce'de Şeyh Ahmed Bilah İsmail'in sözleri, hem bizim Kerkük-Yumurtalık boru hattından bahsettiği, hem de direniş saldırılarını terör eylemlerinden ayırma gereğine işaret ettiği için önemli:
Discord among the varying threads of rebellion centres on the targets. For Ismail and many others, the distinction between resistance and sabotage should be clearly drawn.
"Anyone who attacks a pipeline with bombs is wrong. They deserve to be turned in to the (coalition) authorities," he said.
"Anyone who attacks Iraqi policemen, they are also wrong. And anyone who would attack the United Nations, or the clerics of Najaf, they too are wrong.
"For these acts, I blame the infiltrators to Iraq. As Donald Rumsfeld confessed, Iraq is becoming a front for terrorism. We don't need these people. And it was the Americans who opened the borders and allowed them to come."
Potter'in 15 Aralık tarihli haberinde, Amerikan generali Odierno, Saddam'ın yakalanmasını değerlendiriyor:
"Next to Odierno sat a green metal army trunk stuffed with $750,000 U.S. in $100 bills, the comparatively paltry sum pulled from the nearby hideout from which the Ace of Spades was drawn."
"Conspicuous in their absence, no satellite phones or communications equipment of any kind. Odierno said the squalid nature of Saddam's last stand confirmed his long-held belief that the former Iraqi dictator played little more than a "symbolic role" in the resistance against Americans."
Bir Amerikan askeri Potter'a, kanlı bir Noel geçirebilecekleri yönünde bir istihbarat uyarısı aldıklarını söylemiş.
Suudi Arabistan oyuncak bebek ve ayı ithalini yasaklamış. Ülkedeki oyuncakçılardan üç ay içinde bu oyuncakları stoklarından çıkarmaları istenmiş. Ayrıca haç ve Buda heykellerinin ülkeye girişi de yasaklanmış. AP kaynaklı bu haberin sonunda Suudi Arabistan'ın 11 Eylül'den sonra ABD tarafından ağır bir dille eleştirildiği ve baskılara boyun eğerek bazı reformlara gitme sözü verdiği belirtiliyor, bu yasaklamanın ise bu durumla çeliştiği ima ediliyor. Aynı haberin Guardian versiyonu.
Diğer haber ise oldukça ilginç. Yine AP kaynaklı, ama yazarı Selcan Hacaoğlu adlı bir Türk olan bu haberde, Türk istihbarat yetkililerinin ağzından, İstanbul'daki bombalı saldırılardan sorumlu olduğu iddia edilen üç kişinin, Kasım 2002'de Üsame Bin Ladin'le Afganistan'da görüştükleri, Ladin'in Türkiye'de bir eyleme, "Türk vatandaşlarının öldürülmemesi, sadece Amerika ve müttefiklerinin hedeflerine saldırılması" şartıyla izin verdiği yazılmış. Eylemciler İncirlik Üssü'ne saldıracaklarmış, ancak yoğun güvenlik nedeniyle daha "kolay" bir sivil hedef seçmişler. Bu da El Kaide liderliğini rahatsız etmiş. Haberin sonunda, Hürriyet'in sözkonusu zanlılardan birinin kardeşiyle yaptığı ropörtaja atıf var.
Bu haberler ajans kaynaklı ve her gazetede çıkabilir, ancak Toronto Star'da özellikle ilgimi çeken, Ortadoğu muhabirleri Mitch Potter. Daha doğrusu, Saddam'ın yakalanmasından bir gün önce, 13 Aralık'ta yazdığı, "Irak'ın Sünni bölgelerinde direnişçilerin yeni bir hedefleri var" başlıklı yazısı. Bu yazıda Potter, Felluce ve Ramadi bölgesindeki bazı direnişçilerle görüşmüş. Bu direnişçiler, Saddam'a da karşılar, Amerika'ya da. Amerikalılar, Irak'taki direnişin Saddam'ı destekleyen Baasçılar ve Irak dışından gelen cihatçılar tarafından yapıldığını iddia ediyorlardı. Potter'a göre Amerikalılar, bu söylemlerini biraz abarttıklarını kabul ediyorlar. Iraklı direnişçiler ise, yükselen Şii gücünü asıl tehlike olarak görüyorlarmış. Felluce'de Şeyh Ahmed Bilah İsmail'in sözleri, hem bizim Kerkük-Yumurtalık boru hattından bahsettiği, hem de direniş saldırılarını terör eylemlerinden ayırma gereğine işaret ettiği için önemli:
Discord among the varying threads of rebellion centres on the targets. For Ismail and many others, the distinction between resistance and sabotage should be clearly drawn.
"Anyone who attacks a pipeline with bombs is wrong. They deserve to be turned in to the (coalition) authorities," he said.
"Anyone who attacks Iraqi policemen, they are also wrong. And anyone who would attack the United Nations, or the clerics of Najaf, they too are wrong.
"For these acts, I blame the infiltrators to Iraq. As Donald Rumsfeld confessed, Iraq is becoming a front for terrorism. We don't need these people. And it was the Americans who opened the borders and allowed them to come."
Potter'in 15 Aralık tarihli haberinde, Amerikan generali Odierno, Saddam'ın yakalanmasını değerlendiriyor:
"Next to Odierno sat a green metal army trunk stuffed with $750,000 U.S. in $100 bills, the comparatively paltry sum pulled from the nearby hideout from which the Ace of Spades was drawn."
"Conspicuous in their absence, no satellite phones or communications equipment of any kind. Odierno said the squalid nature of Saddam's last stand confirmed his long-held belief that the former Iraqi dictator played little more than a "symbolic role" in the resistance against Americans."
Bir Amerikan askeri Potter'a, kanlı bir Noel geçirebilecekleri yönünde bir istihbarat uyarısı aldıklarını söylemiş.
Çarşamba, Aralık 17, 2003
Günlük gazete turu
Taha Akyol, Saddam'ın gücünü şiddet üzerine kurduğunu, aşiret yapısının hukuku değil gücü ön plana aldığını, Saddam'ın diktatörlüğünün marazi bir durum olduğunu yazıyor. Yazıdaki şu bilginin kaynağını merak ettim:
"Saddam, kuzu kuzu teslim oldu... Dahası bülbül gibi konuşuyormuş, arkadaşlarını ele veriyormuş..."
Öncelikle, Saddam'ın "kuzu kuzu" teslim olduğunu bize Amerikalılar SÖYLÜYORLAR. Bülbül gibi konuşup konuşmadığını da şimdiden kestirmek mümkün değil.
Eyüp Can, önemli bir noktaya dikkat çekiyor: Saddam yargılanmasını Miloşeviç gibi bir şova dönüştürebilir. Bunun ilk işaretlerini "nasılsın? diye soran askerlere gayet teatral bir ifadeyle Ülkem işgal atındayken nasıl olabilirim ki! cevabını ver"erek göstermiş.
Ali Bulaç'ın Almanya izlenimleri, Almanya'nın Türklere ve diğer Müslümanlara karşı temel bir politika değişikliğine gitmeye karar verdiği endişesini yansıtıyor.
"Müslüman cemaat(ler)in yıllardan beri üzerinde önemle durdukları ve bir türlü çözüme kavuşturamadıkları bazı sorunlar hayret verecek şekilde daha da ağırlaşmış olarak gündeme girmiş görünüyor. Müslüman grupların kamusal hayatta görünürlüğünü mümkün kılacak resmi temsil ve din dersleri konusu (buna bağlı olarak din eğitimi) henüz tatminkar bir mecraya oturmuş değil.
"Bu iki temel sorun konusunda umut verici bir mesafe katedilmediği gibi, şimdi de gündeme başörtüsü konusu girmiş bulunuyor. ... Berlinde ise yasaklama yönünde kuvvetli bir eğilim var. İçişlerinden bir yetkili önümüzdeki baharda başörtüsünün yasaklanacağını söyledi. Karar ve uygulamanın eyaletlere bırakılmış olması sorunu çözmüyor. Nitekim Almanya Cumhurbaşkanı Johannes Rau, açıkça bütün Almanya için geçerli olacak merkezi bir kararın alınmasının daha uygun olacağını düşünüyor, bunu da açıkça dile getirmiş."
"Çok kötümser olmamak lazım; ama daha önce birkaç defa gittiğim Almanya, eski Almanya değil. 90larda revaçta olan çokkültürlülük şimdi yerini bir türlü tanımı yapılmayan entegrasyon politikalarının yürütülmesine bırakmış bulunuyor. Batıda İslamla ilgili çok önemli gelişmeler oluyor."
Ahmet Turan Alkan, Saddam'ın yakalanma görüntülerinin yayınlanmasını bir propaganda olarak görüyor, Müslüman imajını kötüleme amacı güdüldüğünü, öte yandan bunun İslam Dünyası'ndaki Amerikan aleyhtarlığını daha da körükleyeceğini, bunun ise hiç de hayırlı sonuçlar vermeyeceğini yazmış. Ayrıca, olayın Türk basınında veriliş biçimini ağır bir dille eleştirmiş.
Çetin Altan, Saddam'ın tam da Noel arifesinde yakalanmasının Amerikan kamuoyuna bir "hediye" mesajı olduğunu belirtiyor:
Saddam, Noel'e 10 gün kala yakalandı... Tam zamanında yani...
"Şimdi sıra El Kaide ile, liderlerinde...
" Lütfedip kusuruma bakmazsanız, bendeniz de bir senaryo yazmaya çalışayım...
"Türkiye gibi terörün hışmına uğramış bir İslam ülkesinin; Başkan Bush'la sımsıkı bir işbirliği yaparak, El Kaide'nin gerek örgütünü çökertmesi, gerek liderlerini yakalaması daha akıllıca olur."
"Böylece kimse de Başkan Bush'u, salt İslam düşmanı olmakla suçlayamaz... Şiddet eylemlerine kurban düşmüş bir İslam ülkesine, yardım eden bir lider olarak görür..."
"Mayısa doğru, yine dünyayı ayağa kaldıracak 3 - 5 patlama daha...
Ve arkasından da, hem bizim, hem ABD'nin sıkı bir işbirliğiyle Bin Ladin'in yakalanması... AB'nin de Türkiye'yi yücelterek alkışlaması..."
"ABD'de başkanlık seçimlerine kadar, beklenmedik olaylar yaşanacağı kesin..."
"Saddam yakalandı ve başında bit ayıklandı. Şimdi sıra Afganistan'daki "cihat"çı terörist liderlerin yakalanmasında..."
"Saddam, kuzu kuzu teslim oldu... Dahası bülbül gibi konuşuyormuş, arkadaşlarını ele veriyormuş..."
Öncelikle, Saddam'ın "kuzu kuzu" teslim olduğunu bize Amerikalılar SÖYLÜYORLAR. Bülbül gibi konuşup konuşmadığını da şimdiden kestirmek mümkün değil.
Eyüp Can, önemli bir noktaya dikkat çekiyor: Saddam yargılanmasını Miloşeviç gibi bir şova dönüştürebilir. Bunun ilk işaretlerini "nasılsın? diye soran askerlere gayet teatral bir ifadeyle Ülkem işgal atındayken nasıl olabilirim ki! cevabını ver"erek göstermiş.
Ali Bulaç'ın Almanya izlenimleri, Almanya'nın Türklere ve diğer Müslümanlara karşı temel bir politika değişikliğine gitmeye karar verdiği endişesini yansıtıyor.
"Müslüman cemaat(ler)in yıllardan beri üzerinde önemle durdukları ve bir türlü çözüme kavuşturamadıkları bazı sorunlar hayret verecek şekilde daha da ağırlaşmış olarak gündeme girmiş görünüyor. Müslüman grupların kamusal hayatta görünürlüğünü mümkün kılacak resmi temsil ve din dersleri konusu (buna bağlı olarak din eğitimi) henüz tatminkar bir mecraya oturmuş değil.
"Bu iki temel sorun konusunda umut verici bir mesafe katedilmediği gibi, şimdi de gündeme başörtüsü konusu girmiş bulunuyor. ... Berlinde ise yasaklama yönünde kuvvetli bir eğilim var. İçişlerinden bir yetkili önümüzdeki baharda başörtüsünün yasaklanacağını söyledi. Karar ve uygulamanın eyaletlere bırakılmış olması sorunu çözmüyor. Nitekim Almanya Cumhurbaşkanı Johannes Rau, açıkça bütün Almanya için geçerli olacak merkezi bir kararın alınmasının daha uygun olacağını düşünüyor, bunu da açıkça dile getirmiş."
"Çok kötümser olmamak lazım; ama daha önce birkaç defa gittiğim Almanya, eski Almanya değil. 90larda revaçta olan çokkültürlülük şimdi yerini bir türlü tanımı yapılmayan entegrasyon politikalarının yürütülmesine bırakmış bulunuyor. Batıda İslamla ilgili çok önemli gelişmeler oluyor."
Ahmet Turan Alkan, Saddam'ın yakalanma görüntülerinin yayınlanmasını bir propaganda olarak görüyor, Müslüman imajını kötüleme amacı güdüldüğünü, öte yandan bunun İslam Dünyası'ndaki Amerikan aleyhtarlığını daha da körükleyeceğini, bunun ise hiç de hayırlı sonuçlar vermeyeceğini yazmış. Ayrıca, olayın Türk basınında veriliş biçimini ağır bir dille eleştirmiş.
Çetin Altan, Saddam'ın tam da Noel arifesinde yakalanmasının Amerikan kamuoyuna bir "hediye" mesajı olduğunu belirtiyor:
Saddam, Noel'e 10 gün kala yakalandı... Tam zamanında yani...
"Şimdi sıra El Kaide ile, liderlerinde...
" Lütfedip kusuruma bakmazsanız, bendeniz de bir senaryo yazmaya çalışayım...
"Türkiye gibi terörün hışmına uğramış bir İslam ülkesinin; Başkan Bush'la sımsıkı bir işbirliği yaparak, El Kaide'nin gerek örgütünü çökertmesi, gerek liderlerini yakalaması daha akıllıca olur."
"Böylece kimse de Başkan Bush'u, salt İslam düşmanı olmakla suçlayamaz... Şiddet eylemlerine kurban düşmüş bir İslam ülkesine, yardım eden bir lider olarak görür..."
"Mayısa doğru, yine dünyayı ayağa kaldıracak 3 - 5 patlama daha...
Ve arkasından da, hem bizim, hem ABD'nin sıkı bir işbirliğiyle Bin Ladin'in yakalanması... AB'nin de Türkiye'yi yücelterek alkışlaması..."
"ABD'de başkanlık seçimlerine kadar, beklenmedik olaylar yaşanacağı kesin..."
"Saddam yakalandı ve başında bit ayıklandı. Şimdi sıra Afganistan'daki "cihat"çı terörist liderlerin yakalanmasında..."
Cevaplarını Herkesin Merak Ettiği Sorular
Saddam ve Irak
1. Saddam'ın yakalanmasından sonra Irak'ta Amerikan işgaline karşı direniş azalacak mı, yoksa artacak mı? Başka bir deyişle, direnişin başı Saddam mıydı, yoksa direnişçiler Saddam'dan bağımsız mı hareket ediyorlardı?
2. Saddam'ı Amerikalılar üstün operasyon yetenekleriyle mi yakaladılar? En yakınları Saddam'a ihanet mi etti?
3. Saddam yakalandığı zaman bulunduğu delikte kendi iradesiyle mi tutuluyordu, yoksa oraya hapis mi edilmişti?
4. Saddam'ı Celal Talabani mi Amerika'ya teslim etti? Bush Şükran Günü yemeği için Irak'a gittiğinde Talabani, bir Amerikan askerinin kepini başına geçirdi mi?
5. Irak'taki direniş daha da güçlenirse, Kürtlerle Sünni Araplar arasında bir çatışma çıkar mı?
Kıbrıs
1. Türkiye Kıbrıs'ta AB çerçevesinde bir çözüme razı olursa, ancak 2004 Aralığında AB'den müzakerelere başlama yönünde bir karar çıkmazsa ne olur? Kıbrıs boşu boşuna mı verilmiş olur?
2. Türk tarafı "Annan planında bazı değişiklikler yapılmalıdır" tezini AB ve ABD'ye kabul ettirebilir mi?
3. Kıbrıs'ta çözüme gidilemezse Türkiye'de 2 Mayıs 2004 günü tufan kopar mı? Yoksa en çetin pazarlıklar, Mayıs-Aralık 2004 arasında mı yapılacak?
4. Ortadoğu ve terörizme karşı savaş konusunda bu kadar çatışan AB (Almanya-Fransa) ve ABD, nasıl oldu da Kıbrıs konusunda uzlaştılar?
Terör ve El Kaide
1. Türkiye'de yeni bir terör eylemi olması ihtimali hala yüksek mi?
2. Üsame Bin Ladin, Amerika'da başkanlık seçimlerinden önce yakalanarak Bush'un popülaritesi arttırılacak mı?
3. Afganistan'da Taliban yeniden güç kazanacak mı? Afganistan'da silahlı çatışmalar şiddetlenecek mi?
4. Pakistan'ı karanlık günler mi bekliyor? Müşerref'in başına bir iş mi gelecek? (Yoksa Müşerref, Amerika'nın istediklerini yapmamaya mı başladı?)
Amerika
1. Bush 2004'te yeniden seçilebilecek mi?
2. Neoconlar arasında görüş ayrılıkları mı var?
1. Saddam'ın yakalanmasından sonra Irak'ta Amerikan işgaline karşı direniş azalacak mı, yoksa artacak mı? Başka bir deyişle, direnişin başı Saddam mıydı, yoksa direnişçiler Saddam'dan bağımsız mı hareket ediyorlardı?
2. Saddam'ı Amerikalılar üstün operasyon yetenekleriyle mi yakaladılar? En yakınları Saddam'a ihanet mi etti?
3. Saddam yakalandığı zaman bulunduğu delikte kendi iradesiyle mi tutuluyordu, yoksa oraya hapis mi edilmişti?
4. Saddam'ı Celal Talabani mi Amerika'ya teslim etti? Bush Şükran Günü yemeği için Irak'a gittiğinde Talabani, bir Amerikan askerinin kepini başına geçirdi mi?
5. Irak'taki direniş daha da güçlenirse, Kürtlerle Sünni Araplar arasında bir çatışma çıkar mı?
Kıbrıs
1. Türkiye Kıbrıs'ta AB çerçevesinde bir çözüme razı olursa, ancak 2004 Aralığında AB'den müzakerelere başlama yönünde bir karar çıkmazsa ne olur? Kıbrıs boşu boşuna mı verilmiş olur?
2. Türk tarafı "Annan planında bazı değişiklikler yapılmalıdır" tezini AB ve ABD'ye kabul ettirebilir mi?
3. Kıbrıs'ta çözüme gidilemezse Türkiye'de 2 Mayıs 2004 günü tufan kopar mı? Yoksa en çetin pazarlıklar, Mayıs-Aralık 2004 arasında mı yapılacak?
4. Ortadoğu ve terörizme karşı savaş konusunda bu kadar çatışan AB (Almanya-Fransa) ve ABD, nasıl oldu da Kıbrıs konusunda uzlaştılar?
Terör ve El Kaide
1. Türkiye'de yeni bir terör eylemi olması ihtimali hala yüksek mi?
2. Üsame Bin Ladin, Amerika'da başkanlık seçimlerinden önce yakalanarak Bush'un popülaritesi arttırılacak mı?
3. Afganistan'da Taliban yeniden güç kazanacak mı? Afganistan'da silahlı çatışmalar şiddetlenecek mi?
4. Pakistan'ı karanlık günler mi bekliyor? Müşerref'in başına bir iş mi gelecek? (Yoksa Müşerref, Amerika'nın istediklerini yapmamaya mı başladı?)
Amerika
1. Bush 2004'te yeniden seçilebilecek mi?
2. Neoconlar arasında görüş ayrılıkları mı var?
Sanal Dünya ne kadar sanal, ne kadar gerçek?
Sim City ve Sims oyunlarının geldiği son aşama, oyuncuları tek tek bilgisayarlarındaki sanal dünyalardan çıkarıp, İnternet üstünde diğer oyuncuların da içinde bulundukları devasa bir sanal aleme sokmayı amaçlayan Sims Online idi. Aslında İnternet üstünde yüzlerce, hatta binlerce oyuncunun aynı sanal ortamı paylaştığı ilk oyun değil bu; daha önce çıkan ve Sims Online'dan çok daha başarılı olan çeşitli oyunlar var. Ama diğer oyunların geçtiği dünyalar, daha çok "fantastik" olarak adlandırılabilecekken, Sims Online, gerçek hayatı olabildiğince taklit etmeye çalışıyordu.
İşin içine insan faktörü girince ne olacağını kimse kestiremiyor.
Salon dergisinde yeni çıkan bir haber, Sims Online'da işlerin, pek de oyunu çıkaran firmanın tasarladığı gibi gitmediğini gösteriyor.
Peter Ludlow adlı bir akademisyen, Sims Online'ın sanal dünyasına Urizenus adlı bir karakter olarak girmiş ve bu dünyayı incelemeye başlamış. Oyunun sanal dünyasında yaşananları ise, gerçek dünyadaki sanal alemde çıkardığı Alphaville Herald adlı gazetede yazmaya başlamış. Bu gazetede, Sims Online'daki pekçok sanal karakterle ropörtajlar yapmış. Bu karakterlerin bazıları hiç de masum değil: Sims'in sanal dünyasına yeni katılanların sanal paralarını çalan, ortalığı karıştıran, hatta sanal fahişelik yapan tipler.
Sanal para dediysem, gerçek hayatta, ebay gibi sitelerde gerçek paraya tahvil edilebiliyor bu paralar.
Peter Ludlow'un Urizenus olarak ropörtaj yaptığı karakterlerden biri, sanal ortamda Evangeline adlı bir kadın olmasına rağmen, gerçek hayatta yetişkin bir erkekmiş. Bu karakter Ludlow'a (daha doğrusu Urizenus'a), Sims Online'da bir genelev işlettiğini söyleyince işler biraz daha karışmış.
Daha da ilginci, Sims Online'da düzeni sağlamaya kararlı bazı tipler ise, bütün bunlara karşı, bir sanal hükümet kurmuşlar!
Kasım başlarında bir karakter, Urizenus'a gelmiş ve bir itirafta bulunmuş: gerçek hayatta kızkardeşini dövdüğünü, hatta hastanelik ettiğini söylemiş. Urizenus bu olayı oyun firmasına taşımış, ancak onlar olayı örtbas etmeye çalışmışlar. Ve sonunda, Alphaville Herald gazetesinde kendilerini de eleştirdiği için Ludlow'un sanal karakterine son vermişler (öldürmüşler demek biraz ağır kaçıyor).
Burada bir sürü ahlaki, hukuki ve felsefi soru ve sorun var.
-Bu sanal dünya deneyimi, toplum ve devlet yapısının oluşması üstünde Hobbes'un ileri sürdüğü "doğal durum"u gözlemek için iyi bir örnek olabilir. Sims Online'daki sanal hükümet denemesi başarılı olacak mı?
- Sanal dünyadaki sanal para, gerçek dünyada gerçek paraya tahvil edilebiliyor. Bu durumda, sanal dünyadaki fuhuştan 50 dolar kazanan biri ne suç işlemiş oluyor?
-Sanal bir ortamdan haberler veren bir gazete nasıl oluyor da oluyor?
-Sims Online'ın sahibi olan oyun firmasının, bu oyunun dünyasından haber veren bir gazete çıkaran birini oyundan atması, sansür müdür?
İşin içine insan faktörü girince ne olacağını kimse kestiremiyor.
Salon dergisinde yeni çıkan bir haber, Sims Online'da işlerin, pek de oyunu çıkaran firmanın tasarladığı gibi gitmediğini gösteriyor.
Peter Ludlow adlı bir akademisyen, Sims Online'ın sanal dünyasına Urizenus adlı bir karakter olarak girmiş ve bu dünyayı incelemeye başlamış. Oyunun sanal dünyasında yaşananları ise, gerçek dünyadaki sanal alemde çıkardığı Alphaville Herald adlı gazetede yazmaya başlamış. Bu gazetede, Sims Online'daki pekçok sanal karakterle ropörtajlar yapmış. Bu karakterlerin bazıları hiç de masum değil: Sims'in sanal dünyasına yeni katılanların sanal paralarını çalan, ortalığı karıştıran, hatta sanal fahişelik yapan tipler.
Sanal para dediysem, gerçek hayatta, ebay gibi sitelerde gerçek paraya tahvil edilebiliyor bu paralar.
Peter Ludlow'un Urizenus olarak ropörtaj yaptığı karakterlerden biri, sanal ortamda Evangeline adlı bir kadın olmasına rağmen, gerçek hayatta yetişkin bir erkekmiş. Bu karakter Ludlow'a (daha doğrusu Urizenus'a), Sims Online'da bir genelev işlettiğini söyleyince işler biraz daha karışmış.
Daha da ilginci, Sims Online'da düzeni sağlamaya kararlı bazı tipler ise, bütün bunlara karşı, bir sanal hükümet kurmuşlar!
Kasım başlarında bir karakter, Urizenus'a gelmiş ve bir itirafta bulunmuş: gerçek hayatta kızkardeşini dövdüğünü, hatta hastanelik ettiğini söylemiş. Urizenus bu olayı oyun firmasına taşımış, ancak onlar olayı örtbas etmeye çalışmışlar. Ve sonunda, Alphaville Herald gazetesinde kendilerini de eleştirdiği için Ludlow'un sanal karakterine son vermişler (öldürmüşler demek biraz ağır kaçıyor).
Burada bir sürü ahlaki, hukuki ve felsefi soru ve sorun var.
-Bu sanal dünya deneyimi, toplum ve devlet yapısının oluşması üstünde Hobbes'un ileri sürdüğü "doğal durum"u gözlemek için iyi bir örnek olabilir. Sims Online'daki sanal hükümet denemesi başarılı olacak mı?
- Sanal dünyadaki sanal para, gerçek dünyada gerçek paraya tahvil edilebiliyor. Bu durumda, sanal dünyadaki fuhuştan 50 dolar kazanan biri ne suç işlemiş oluyor?
-Sanal bir ortamdan haberler veren bir gazete nasıl oluyor da oluyor?
-Sims Online'ın sahibi olan oyun firmasının, bu oyunun dünyasından haber veren bir gazete çıkaran birini oyundan atması, sansür müdür?
Türkiye'ye daha hızlı, daha ucuz, daha yaygın İnternet gerek
Baktım ki, İnternet dertlerimin biteceği yok, yeni bir blog başlatmaya karar verdim:
http://baglantikopuk.blogspot.com/
İlk yazı:
Dünya bizdeki ADSL ve kablo hızlarını "Hızlı İnternet"ten saymıyor
Bizim Türk Telekom Genel Müdürü, Türkiye'yi "Hızlı İnternet"e
kavuşturduklarını övüne övüne anlatadursun, bakın dünya, "Hızlı İnternet"i,
veya "genişbant bağlantısını" (broadband) nasıl tanımlıyor:
-------------------
What does broadband mean?
"Broadband" is the general term used to refer to high-speed network
connections. In this context, Internet connections via cable modem and
Digital Subscriber Line (DSL) are frequently referred to as broadband
Internet connections. "Bandwidth" is the term used to describe the relative
speed of a network connection -- for example, most current dial-up modems
can support a bandwidth of 56 kbps (thousand bits per second). There is no
set bandwidth threshold required for a connection to be referred to as
"broadband", but it is typical for connections in excess of 1 Megabit per
second (Mbps) to be so named.
[Soru:] Geniş bant ne demektir?
"Geniş bant", yüksek hızlı ağ bağlantılarından sözedilirken kullanılan genel
bir terimdir. Bu bağlamda, kablo modem ve "Digital Subscriber Line" (DSL)
[Sayısal Abone Hattı] üzerinden yapılan İnternet bağlantılarına çoğu zaman
geniş bant İnternet bağlantıları denmektedir. Bir ağ bağlantısının nispi
hızını tanımlamak için "bant genişliği" terimi kullanılmaktadır. Örneğin,
güncel çevirmeli-ağ modemlerinin çoğu 56 kilobit/sn.lik (1
kilobit/sn.=saniyede bin bit) bir bant genişliğini destekleyebilir. Bir
bağlantıya "genişbant" demek için belirlenmiş bir alt limit bulunmamaktadır,
ancak çoğu zaman 1 Megabit/sn. üstündeki bağlantılar böyle
adlandırılmaktadır.
[Benim çevirim]
-------------------
Bu da bir başka "genişbant" tanımı:
Broadband access is at least ten and often forty times faster than your
modem, and does not have to dial up when you want a connection - it is
already there at the click of your mouse. So lots more information is much
easier to get.
Genişbant erişimi, modeminizden en az 10 kat, çoğu zaman ise 40 kat daha
hızlıdır. Bağlanmak istediğinizde bir numara çevirmenize gerek yoktur,
bağlantınız çoktan kurulmuştur. Dolayısıyla, çok daha fazla bilgiye erişmek
çok daha kolaydır.
[Benim çevirim]
--------------------
İrlanda'dan bir SSS'de ise genişbant İnternet bağlantısının alt sınırı, 256
kbit olarak çizilmiş:
What does broadband mean?
The term broadband describes the ability of a connection to transmit data at
high speeds of greater than 256Kbit/s.
Geniş bant ne demektir?
Genişbant terimi, bir bağlantının saniyede 256 Kbit'ten daha yüksek hızlarda
veri iletme kapasitesini gösterir.
[Benim çevirim]
--------------------
ABD'de, Illinois eyaletindeki Batavia şehri ise, bakın genişbantı nasıl
tanımlamış:
What does "broadband" mean and how will this differ from the
cable/telephone/internet service we currently have?
"Broadband" is the generic name given to systems designed for very
high-speed cable, telephone and Internet services. Broadband provides
greater capacity to send data than standard telephone networks. Broadband
services are at least 10 times faster than conventional "dial-up"
connections, allowing connections at speeds in excess of 512 Kilobits per
second (Kbps) (a standard telephone connection is 56 Kbps). For example, an
E-Bay screen that takes 20 to 30 seconds to display using a telephone modem
would display instantly using broadband.
"Genişbant" ne demektir ve bunun, halihazırda sahip olduğumuz
kablo/telefon/internet servisinden ne farkı olacaktır?
"Genişbant" çok yüksek hızlardaki kablo, telefon ve İnternet servisleri için
tasarlanmış sistemlere verilen genel bir addır. Genişbant, veri alışverişi
için standart telefon ağlarından daha büyük bir kapasite sağlar. Genişbant
servisleri, normal "çevirmeli ağ" bağlantılarından en az 10 kat daha
hızlıdır ve saniyede 512 Kilobit'in (Kbps) üzerinde hızları sağlar (normal
bir telefon bağlantısı 56 Kbps'dir.). Örneğin, normal bir modemle yüklemesi
20 ila 30 saniye süren bir ebay sayfası, genişbantla anında ekrana
gelecektir.
[Benim çevirim]
--------------------
Türkiye'de ise hala kablonette 64kbit, ADSL'de 128 kbitlik bağlantılardan
söz ediliyor, bu hızlar, kullanıcıya "Hızlı İnternet" olarak yutturulmaya
çalışılıyor. Demek ki neymiş? Türkiye'ye "Hızlı İnternet" henüz gelmemiş. Bu
zihniyet sürdükçe daha geleceği de yok.
http://baglantikopuk.blogspot.com/
İlk yazı:
Dünya bizdeki ADSL ve kablo hızlarını "Hızlı İnternet"ten saymıyor
Bizim Türk Telekom Genel Müdürü, Türkiye'yi "Hızlı İnternet"e
kavuşturduklarını övüne övüne anlatadursun, bakın dünya, "Hızlı İnternet"i,
veya "genişbant bağlantısını" (broadband) nasıl tanımlıyor:
-------------------
What does broadband mean?
"Broadband" is the general term used to refer to high-speed network
connections. In this context, Internet connections via cable modem and
Digital Subscriber Line (DSL) are frequently referred to as broadband
Internet connections. "Bandwidth" is the term used to describe the relative
speed of a network connection -- for example, most current dial-up modems
can support a bandwidth of 56 kbps (thousand bits per second). There is no
set bandwidth threshold required for a connection to be referred to as
"broadband", but it is typical for connections in excess of 1 Megabit per
second (Mbps) to be so named.
[Soru:] Geniş bant ne demektir?
"Geniş bant", yüksek hızlı ağ bağlantılarından sözedilirken kullanılan genel
bir terimdir. Bu bağlamda, kablo modem ve "Digital Subscriber Line" (DSL)
[Sayısal Abone Hattı] üzerinden yapılan İnternet bağlantılarına çoğu zaman
geniş bant İnternet bağlantıları denmektedir. Bir ağ bağlantısının nispi
hızını tanımlamak için "bant genişliği" terimi kullanılmaktadır. Örneğin,
güncel çevirmeli-ağ modemlerinin çoğu 56 kilobit/sn.lik (1
kilobit/sn.=saniyede bin bit) bir bant genişliğini destekleyebilir. Bir
bağlantıya "genişbant" demek için belirlenmiş bir alt limit bulunmamaktadır,
ancak çoğu zaman 1 Megabit/sn. üstündeki bağlantılar böyle
adlandırılmaktadır.
[Benim çevirim]
-------------------
Bu da bir başka "genişbant" tanımı:
Broadband access is at least ten and often forty times faster than your
modem, and does not have to dial up when you want a connection - it is
already there at the click of your mouse. So lots more information is much
easier to get.
Genişbant erişimi, modeminizden en az 10 kat, çoğu zaman ise 40 kat daha
hızlıdır. Bağlanmak istediğinizde bir numara çevirmenize gerek yoktur,
bağlantınız çoktan kurulmuştur. Dolayısıyla, çok daha fazla bilgiye erişmek
çok daha kolaydır.
[Benim çevirim]
--------------------
İrlanda'dan bir SSS'de ise genişbant İnternet bağlantısının alt sınırı, 256
kbit olarak çizilmiş:
What does broadband mean?
The term broadband describes the ability of a connection to transmit data at
high speeds of greater than 256Kbit/s.
Geniş bant ne demektir?
Genişbant terimi, bir bağlantının saniyede 256 Kbit'ten daha yüksek hızlarda
veri iletme kapasitesini gösterir.
[Benim çevirim]
--------------------
ABD'de, Illinois eyaletindeki Batavia şehri ise, bakın genişbantı nasıl
tanımlamış:
What does "broadband" mean and how will this differ from the
cable/telephone/internet service we currently have?
"Broadband" is the generic name given to systems designed for very
high-speed cable, telephone and Internet services. Broadband provides
greater capacity to send data than standard telephone networks. Broadband
services are at least 10 times faster than conventional "dial-up"
connections, allowing connections at speeds in excess of 512 Kilobits per
second (Kbps) (a standard telephone connection is 56 Kbps). For example, an
E-Bay screen that takes 20 to 30 seconds to display using a telephone modem
would display instantly using broadband.
"Genişbant" ne demektir ve bunun, halihazırda sahip olduğumuz
kablo/telefon/internet servisinden ne farkı olacaktır?
"Genişbant" çok yüksek hızlardaki kablo, telefon ve İnternet servisleri için
tasarlanmış sistemlere verilen genel bir addır. Genişbant, veri alışverişi
için standart telefon ağlarından daha büyük bir kapasite sağlar. Genişbant
servisleri, normal "çevirmeli ağ" bağlantılarından en az 10 kat daha
hızlıdır ve saniyede 512 Kilobit'in (Kbps) üzerinde hızları sağlar (normal
bir telefon bağlantısı 56 Kbps'dir.). Örneğin, normal bir modemle yüklemesi
20 ila 30 saniye süren bir ebay sayfası, genişbantla anında ekrana
gelecektir.
[Benim çevirim]
--------------------
Türkiye'de ise hala kablonette 64kbit, ADSL'de 128 kbitlik bağlantılardan
söz ediliyor, bu hızlar, kullanıcıya "Hızlı İnternet" olarak yutturulmaya
çalışılıyor. Demek ki neymiş? Türkiye'ye "Hızlı İnternet" henüz gelmemiş. Bu
zihniyet sürdükçe daha geleceği de yok.
60,000 port ADSL tekmili birden geldi, ama dertler bitmedi
Yıllar süren beklemenin sonunda benim de bir ADSL bağlantım oldu. Ama 128 kbit download, 32 kbit upload kapasitesiyle bu bağlantıya "hızlı İnternet" demek, hele bunu "genişbant" olarak adlandırmak mümkün değil. İşin 128 kilobit kısmı, normal modemlerin iki katı veri indirme imkanı sunuyor gibi, ama 32kbit upload kısmında hiçbir ilerleme yok. TCP/IP protokolünün mantığı gereği, karşı taraftan veri indirirken belli aralıklarla bu verilerin geldiğini bildiren mesajları göndermek, yani biraz upload yapmak gerek. Büyük dosyalar indirmeye bile gerek yok; aynı anda beş-altı web sayfasını açmaya kalkın, bağlantı hemen "şişiyor."
Türk Telekom'un altyapısı, bir anda bu kadar çok kullanıcıyı kaldıracak seviyede değil. Yurt dışı bağlantısı tamamen tıkanmış durumda.
Türk Telekom, ADSL kullanıcılarına doğru dürüst bilgi vermiyor. Web sitesinde yapılması gerekli ayarlar hakkında hiçbir şey yok. Telefonlar meşgul çalıyor. Eposta hesapları henüz açılamadı. Statik IPler verilemiyor. Bir hengamedir gidiyor.
Aylardır, yıllardır yılan hikayesine dönüşen ihale süreci yüzünden hiçbir ithalatçı firma Türk Telekom'a güvenip modem getiremedi. Hattınız açılsa bile modem bulamıyorsunuz.
Ve bütün bunların sonunda, dünya standartlarının çok altında bir İnternet bağlantısını, çok pahalı bir fiyata, çok kalitesiz bir hizmet anlayışıyla alıyoruz.
"Acaba bir gün bu işler düzelir mi?" diye soruyorum, ama bir türlü olumlu bir cevap veremiyorum.
Türk Telekom'un altyapısı, bir anda bu kadar çok kullanıcıyı kaldıracak seviyede değil. Yurt dışı bağlantısı tamamen tıkanmış durumda.
Türk Telekom, ADSL kullanıcılarına doğru dürüst bilgi vermiyor. Web sitesinde yapılması gerekli ayarlar hakkında hiçbir şey yok. Telefonlar meşgul çalıyor. Eposta hesapları henüz açılamadı. Statik IPler verilemiyor. Bir hengamedir gidiyor.
Aylardır, yıllardır yılan hikayesine dönüşen ihale süreci yüzünden hiçbir ithalatçı firma Türk Telekom'a güvenip modem getiremedi. Hattınız açılsa bile modem bulamıyorsunuz.
Ve bütün bunların sonunda, dünya standartlarının çok altında bir İnternet bağlantısını, çok pahalı bir fiyata, çok kalitesiz bir hizmet anlayışıyla alıyoruz.
"Acaba bir gün bu işler düzelir mi?" diye soruyorum, ama bir türlü olumlu bir cevap veremiyorum.